|
Tweet |
“UNUTULUNCA KÖTÜLER AT OYNATMAYA BAŞLIYOR”
(Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Merhum Ferdi Zeyrek’in cenazesinde mezara naaşını koyduğu ana ve Zeyrek’in kızı Nehir’i sınava götürmesi ile ilgili soruya yanıt olarak) “Nehir evladımız. Hem Ferdi’nin emaneti, hem her genç gibi hepimizin evladı. Çok talihsizlik. Nehir mimar olmak istiyor, babası gibi. Geçen sene fena bir puan almıyor. Birçok üniversiteye girebilir ama en iyisi olsun diye babasının da teşvikiyle bir yıl daha hazırlandı. Sınava 10 gün kala bu büyük felaketi yaşadık. Yani tabii Ferdi’nin kaybının büyüklüğü apayrı. Ama bir yandan da kızının bu sefer de bir yıl ekstradan hazırlanmış, bu seneyi kaybederse bir daha motive olabilir mi? Zordu gerçekten. Demin yayında da vardı. Gazeteci arkadaşlar da hep şey yaptı. ‘Şimdi beni sınava kim götürecek?’ deyince hepimize çok dokundu. Ben de ‘Ben götüreceğim tabii, kim götürecek’ demiştim. Hafta sonu, cumartesi ve pazar birlikte sınava gittik. İyi geçti sınavı, herkes merak ediyor. Cumartesi günü daha normal geçti ama dünkü esas daha katsayısı yüksek, meslek belirlemede daha etkili olacak sınav çok iyi geçti Nehir’in. Hep korkuyordum. O çok donuk ve bitkin bir haldeydi. Sabah baktım bir sınav heyecanı var. O çok umutlandırdı beni. Annesiyle birlikte, hep beraber, babasının arkadaşlarıyla beraber gittik ve geldik sınava. Sağ olsun gazeteci arkadaşlar. Rica ettik, sabahleyin çok uzaktan böyle bir vatandaşın çektiği videoyu almışlar. Ama onun dışında sabah sınava giderken hiç görünmediler. Daha çok böyle dönüşte aldılar. İster istemez herkes merak ediyor. Gazeteciler de yerel basın, bütün Türkiye orada. Ama dünü kazasız, belasız atlattık. İyi bir puan gelecek, iyi bir üniversite olacak diye düşünüyoruz. (Siz de onun elinden tuttunuz, babalık yaptınız aslında) Benim de bir kızım var. Ferdi’nin üç kızı var. Nehir’den ayrı bir de ikizleri var. Yedi yaşındalar. Onun için de Türkiye’nin dört bir yanından ‘Eğitim masraflarını biz üstlenelim, okutalım.’ Sağ olsunlar kurumsal olarak da geliyor. Biz aileye bütün seçenekleri söyledik. Ümit ediyoruz, iyi olacak. Sahip çıkacağız hep beraber. Önemli olan şu: Bunu böyle biraz özeleştiri olarak da söyleyeyim. Günlük, haftalık, o zamanlık sahip çıkması muhteşem. Yani duygular çok yüksekken öyle. Soma’da da hatırlayın neler oldu. Ama sonra unutuluyor. Depremde de öyle oldu. Burada önemli olan, gazetecilikte fikri takip denilen, bence siyasette değil de işin insanlık tarafını da unutmamak ve işi sonuna kadar götürmek lazım. Örneğin Soma mahkemesini hatırlayın, ilk gün önünde 5 kilometre kuyruk vardı. 87 duruşmaya gittik biz. Son gün 300 kişilik salonda 150 kişi vardı. O motivasyon kaybolunca, unutulunca bu sefer yani işte kötüler at oynatmaya başlıyor. İsmet Paşa’nın dediği gibi iyilerin, kötüler kadar cesur olması lazım. Bir de onlar kadar inatçı olmak lazım. Sadece bu konuda değil. Nehir, bize emanet. Manisa, Ferdi’nin arkadaşları, ailesi, aileye sahip çıkarız. Ama her konuda ilk öyle duyguların çok yüksek olduğu andaki meseleyi unutmayıp, bir takip etmek gerekiyor. O kısmı bence önemli.”
“MANİSA’DA ECZACI ÖZGÜR, ÖZEL BUNLARI YAŞIYOR ZATEN”
(Halka yakın olan Ferdi Zeyrek’in sembolize ettiği yeni nesil siyasete dair cenazede izlenenlerin sorulması üzerine) “Bir kez Ferdi çok farklı biri. Ama genel olarak ‘Bu duyguyu ne yaratıyor?’ derseniz, bu duyguyu sahicilikten başka hiçbir şey yaratmaz. Ferdi, olduğu gibi biriydi. Biz de aslında şu kare var ya böyle bakarken de çok zorlanıyorum ama bu kare bizim hayatımızdan bir kare. Bu kare ilk kez olmuyor. Benim yatılı okuldan bir arkadaşım, babasının tek oğlu, ablası var, kalabalık bir aile değil. Bundan beş sene önceydi herhalde. Grup Başkanvekiliydim. İzmir’de o cenazeyi de ben yıkadım, ben kefenledim, bu şekilde kabre ben indirdim. Ama bu bizim hayatımızdan bir kare. Biz zaten bakarız, cenazede bize düşüyorsa… Ferdi’nin erkek kardeşi yok. Eşi de dört kız kardeş. Ailede tek erkek Ferdi ve şimdi Ferdi’nin yapması gereken işi biri yapacak. Bize düşüyorsa biz yaparız. O an ben baktım. Böyle bir belediye görevlisi girmeye niyetleniyor. Aileden genç bir çocuk girmiş, ne yapacağını bilemiyor filan. Öyle olunca ben atladım ve bu görevi ben yaptım. Bu bizim Manisa’daki normal hayatımızda Eczacı Özgür Özel, bir arkadaşı vefat ettiğinde ve cenazeye gittiğinde bunlar yaşanıyor zaten. Mesele siyaseti çok böyle boyalı, çok rollü, çok tiratlı, olduğun gibi değil de olman gerektiği gibi, senden beklendiği gibi… Ben olduğum gibi siyaset yaptığım için zaman zaman acayip eleştirildim. Yahu öyle bir şey ki mesela gitmişim örnek veriyorum Ardahan’a. Ardahan’ın üç ilçesinde eksi 20 derecede üç miting yapmışım. O mitinglerde de ne problem varsa onları konuşmuşum. Her şey bitmiş, geçerken demişler ki ‘Şurada bir kadın kooperatifi var. Uğrar mıyız?’ Uğramışız. Kadınlar kadın emeğiyle gravyer peyniri yapıyorlar. ‘Yapar mıyız?’ Kadınlar dedi ki ‘Şunu bir keser miyiz? Bir fotoğraf çektirelim. Bize anı olsun, hatıra olsun.’ Orada gravyer peynirine kadın kooperatifi, kadın emeği değerlensin diye bir bıçak vurduk. Eksi 20 derecedeki o mitinglerin hiçbir tanesini dert etmedi kimse sosyal medyada. ‘Millet açken Özgür Özel gravyer yedi’ diye haber yaptılar. Ben şimdi gidip orada o kadınlar onu dediğinde ‘Fotoğraf çekmeyin…’ Kadın diyor ki ‘Bir fotoğraf alabilir miyim, bizim için çok kıymetli, asacağız bunu.’ Poz vererek siyaset yapmak kolay.”
“OLDUĞUMUZ GİBİ SİYASET YAPIYORUZ”
“Biz poz vererek değil, olduğumuz gibi siyaset yapıyoruz. Bunu Cumhuriyet Halk Partisi’nde sizin söylemeye çalıştığınız… Ne bileyim birisi dışarıda oturan İstanbul İl Başkanı’dır, öbürü Ankara’daki milletvekilimiz, Türkiye’nin dört bir yanındaki milletvekillerimiz, gencecik arkadaşlarımız olduğumuz gibi bütün samimiyetimizle; hatamızla, kusurumuzla ama olduğumuz gibi siyaset yapıyoruz. (Cenazede siz de duygularınızı saklamadınız, o nedenle herkes sizinle ilgili de tweet attı.) Eksik olmasınlar, tabii biz o iki günde onları takip etmedik ama sonradan öğrendik bu kadar fazla gündem olduğunu, konuşulduğunu. Mesela Milliyet gazetesinden canı sağ olsun bir köşe yazarı hanımefendi yazmış; ‘Yahu bu iyi bu iyi ama…’ Ben demişim ki konuşmamda ‘Şimdi ne yapacağım bilmiyorum, Manisa’yı kime emanet edeceğim Ferdi gitti. Yükümüz ağır.’ ‘Bunları söyleyen birine memleketi emanet ederler mi?’ demiş. Bir şey diyeyim mi; orada bunları düşündüğü halde, tabutun başına geçmiş, konuşman gerekiyor, senden konuşma bekliyorlar. ‘Ne yapacağımı biliyorum, Ferdi’nin yerini dolduracağız. Hiç merak etmesin, gözü arkada kalmasın…’ Bu konuşmayı yapacak birine bu ülkeyi emanet edeceklerse alsınlar o yönetsin. O kadar söylüyorum. Orada ‘Ne yapacağım ben şimdi, Ferdi gibi birini nereden bulacağız, Manisa’yı ne yapacağız? Hiç bilmiyorum’ deyince ‘Bundan lider mi olur?’ diye köşe yazan da var. O köşeyi yazan meseleyi anlamayan biri. Biz o köşeyi yazanlara yaranmaya çalışarak çok seçim kaybettik. Biz bundan sonra, kazanmaktan, kaybetmekten başka bir şey. Olduğumuz gibi siyaset yapıyoruz. (İnsani yönleriyle) O kısmını ıskaladığımızda hiçbir şey olmaz. Miş gibi olmak için değil olduğumuz gibi görünüyoruz.”
“MURAT ONGUN İLE HİÇ TANIŞMAMIŞ AMA ‘YAKIN EKİBİ’ YAZMIŞLAR”
(İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun en yakın çalışma arkadaşları ve kurmaylarının yaşadıklarının sorulması üzerine) “Dün biz bilinen programımızın dışında Çorlu Cezaevi’nde Murat Ongun’u ve son tutuklanan genç avukatımız Mehmet Pehlivan’ı, sonra da Tekirdağ Cezaevi’nde hem F tipinde, hem diğer cezaevinde üç bürokrat arkadaşımızı daha ziyaret ettik. Hiç tanımıyorum ama İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne alınmış, AK Parti döneminde işe girmiş. Murat Ongun ile hiç el sıkışmamış, hiç yan yana gelmemiş. Hatta kendi diyor ki ‘Ben Murat Bey’i de hiç sevmem. AK Partiliyim. Biraz sevmem CHP’lileri, oy da vermedim bunlara.’ ‘Alıp beni buraya koydular’ diyor. Bir de yazmışlar ki ‘Murat Ongun’un yakın ekibi.’ ‘Hiç el sıkışmadım’ diyor, ‘Hiç yan yana gelmedim. Murat Ongun ile merhabam yok, yazmışlar Murat Ongun’un yakın ekibi.’ ‘Kim yazmış bunu?’ dedim. İlk başta o Çınar, Mınar vardı ya gizli tanık. Onu Murat Ongun’un yakın ekibinde yazmışlar. En sonunda çıkan bir itirafçıya tabii ilk başta o Çınar’ın dediklerini destekletecekler ya. Bu kişinin ismini verip, ‘Murat Ongun’un yakın ekibidir, çekirdek kadrosudur’ yazmış. Bana diyor ki ‘2015’te işe girdim. AK Partiliyim. Oy da vermedim, sevmem bunları.’ Ben adamın masumiyetini de orada gördüm. Arkadaşlarımızın masumiyetini de orada gördüm. Öyle bir kumpas var ki. Bir suç örgütü oluşturulacak. Murat Ongun’a efendim orada billboard işlerini yapan yerdeki her kademeden birini yazarken bir de şef yazacaklar. Bunun ismini verip iftira ettirmişler. Yalancı tanık söylüyor. Adam diyor ki ‘Hodi meydan. Murat Ongun ile merhabamı, temasımı herhangi bir şeyi ispatlasınlar. Baz kaydımız da sıfır.’ Yani baz istasyonlarına göre bir kilometreden fazla biraraya tesadüfen de gelmemişler. Yani böyle bir durum var. (Murat Ongun nasıl?) Murat Ongun gayet iyi. Kendine inancı yüksek, morali yüksek. Biraz duygusal, ‘Bu kadar da haksızlık olur mu?’ diyor. Ama bir yandan da sinirli. Çünkü gördüğü bu kadar şeyden sonra tepki gösteriyor. ‘Elbette teslim olmayacağız’ diyor. Tepki gösteriyor olanlara, ‘Bunu nasıl yaparlar, bunun hesabının sorulması lazım’ diyor. Ama diğer taraftan da herkesin çoluğu var, çocuğu var, eşi var. Konu oralara geldiğinde de insanı olarak çok anladığımız, çok üzüldüğüm bir şekilde duygusallaşıyor. Bunda hiçbir şey yok.”
“100 KONUTUN BİRİNİ İSPATLASINLAR GÖRELİM”
“Büyük bir kumpasın içindeyiz. Mesela son iftiralarda bulunan, ‘itirafçı’ dedikleri, işte Soytekin’in ifadelerini gördük. İlk başlarda atılan yalanlar var ya? ‘Onları desteklemek için bir şey yapalım’ derken, adam duyuyor ya, diyor ki ‘CHP kurultayında KİPTAŞ’tan 100 tane ev verdiler.’ O ilk baştaki yalanı, adam bir şey itiraf edecek ya, ‘Duydum’ diyor. Bakın onu bile yazmışlar. Girmeden önce konuştuk. ‘Kongreden evleri dağıttık ve kongreyi aldık, CHP aldı’ diyorlar ya bizim taraftaki en güçlü il başkanı kim? İstanbul İl Başkanı. Kirada oturuyor adam. Evi yok. 100 tane ev dağıtmış, bir tane kendine almamış. Şu iddiada bulunuyorum: Bir tanesini ispatlasınlar, bir tane delegeye bir tane KİPTAŞ’tan oy karşılığında ev verilip… Yahu biz selam verip oy istiyoruz milletten, ne ev vermesi? ‘Merhaba abi nasılsın, iyi misin?’ filan kendimizi anlatıyoruz. Bir tane ispatlasınlar göreyim. İspatlarlarsa ben haysiyetsizim. İspatlamayan haysiyetsizdir. (100 tane ev verildi deniyorsa isimleri de vereceksin ve onlar bu kurultayda olacak, o zaman anlarım.) Şimdi mesela bak şöyle olmayacak mı? Şu binadan, şu bloktan şu daire bu kişiye, bu daire bu kişiye. Hatta MASAK raporun varsa bu kişinin tapu kaydı ya da daireyi sattıysa aldığı para. Bu daire bu adama gelmiş mi? Ya üstünde tapulu olması lazım, ya satılmış, parasının olması lazım. Dairenin adını söylesinler gidelim bakalım, kim oturuyor? ‘Sen bu daireyi kimden aldın?’ diye soralım. Bakın 100 demiyorum, birini ispatlasınlar. Desinler ki ‘KİPTAŞ’tan bu daire verildi.’ Kime verildiğine gerek yok. O daireye gidip çalalım kapıyı, ‘Sen bu daireyi nereden aldın?’ diyelim. Adam desin ki ‘Şuradan aldım.’ ‘Parayı nereye yatırdın?’ Görelim. Takip edelim. Ne demek yahu? Bu kadar arsızlık, bu kadar yüzsüzlük olmaz. O gazeteye bunları yazanlar, bu haberi yazmaya, yazdıranlar yazdırmaya hiç mi utanmıyorlar bilemiyorum yani. Sabah gazetesine diyorum ki o 100 tane daireyi açıklayın. Hatta bence bak hiç bize bir şey demelerine gerek yok. Mis gibi gazetecilik olayı. Muhabiri yolla, al listeyi, çal kapıyı. ‘Bak’ de, ‘Buradan Manisa delegesi bilmem kim çıktı.’ Öbür kapıyı çal, mahvet bizi ya. Benim yarın istifa edip gitmem lazım. Sen ne diyorsun? Gazetecilik yapacaksa o 100 daireyi ilan edecek. İki muhabir, yarım günde dolaşır hepsini.”
“EKREM BEY CEZAEVİNDE ÜLKEYİ YÖNETMEYE HAZIRLANIYOR”
(Ekrem İmamoğlu’nun durumunun sorulması üzerine) Hepimizden iyi. Çünkü şöyle bir durum var. Ekrem Bey hem kendi masumiyetini biliyor, arkadaşlarının masumiyetini biliyor ve Ekrem Bey ne için içeride olduğunu biliyor. Ekrem Bey bir sonraki seçimde Cumhurbaşkanı adayı olmasın diye içeride tutuluyor. Şimdi bu öyle herhangi bir mesele olmaktan çıkmış. Ekrem Bey artık bir siyaset insanı değil; verilmiş bir görevi omzunda taşımak zorunda olan, o yükü taşımak zorunda olan ve bu ülke için bu işi taşımak zorunda olan seçilmiş, görevlendirilmiş biri. Kim yaptı bunu? 23 Mart günü, onu 19’unda sahur vakti kalkıp, gelip evinden alıp, dört gün Vatan Emniyet’te zulmedip, 23’ünde ön seçim günü, ön seçime giremesin diye… Bizim ön seçimi iptal edeceğimizi umarak, dört gün tutup, ön seçim günü onu Silivri’ye yollayanlar varken biz de milletin önüne sandık koyduk. 15,5 milyon insan gitti ve oy kullandı. 15,5 milyon insan… 95 yaşında nine de gitti, karnında üç aylık bebeği olan anne de gitti. Biri çocuğunun geleceği için gitti, öbürü çok sevdiği Ekrem evladına sahip çıkmak için gitti. 15,5 milyon kişi Ekrem İmamoğlu’na bir görev verdi. ‘Bu ülkeyi sen yöneteceksin. Bizi düze sen çıkaracaksın’ dedi. Sırtında bu yük var. O yüzden ben her gittiğimde cezaevinde okumasıyla, yazmasıyla, çizmesiyle, hazırlıklarıyla, inancıyla, motivasyonuyla ülkeyi yönetmeye hazırlanan bir Cumhurbaşkanı adayını, milletimiz takdir ederse bir sonraki Cumhurbaşkanını, hükümetin başını görüyorum. Öyle bir kararlılıkta. Zaman kaybetmiyor. Elinde evrakları, notları. Bir yandan savunmasını en doğru yerden yapmaya çalışıyor, hazırlıyor. Bir diğer taraftan ülkenin geleceğine hazırlanıyor. Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi kuruldu. Tabii ki dışarıda olsa başında kendi olacak. Şu anda onun yerine üç kişilik bir koordinasyon ekibi kurduk. İkisini ben partiden; biri gruptan Bülent Tezcan’ı, biri partinin genel sekreterini görevlendirdim. Kendisi de kendi ekibinden Serkan Özcan’ı görevlendirdi. Üçlük bir koordinasyonla; parti grubunu, partiyi, Meclis grubunu ve tüm danışmanları koordine eden bir şekilde ‘Türkiye’yi nasıl yöneteceğiz?, onu hazırlayıp göstereceğimiz, ilkini Ankara’da büyük bir programla, büyük bir katılımla açacağımız sonra da 81 ile 973 ilçeye yayılacağımız büyük bir seçim kampanyasına hazırlanıyoruz. Bunun Ekrem Bey tarafının adı; Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi. Onun için gece-gündüz çalışıyor. Elbette ki aldığı oylar yüzünden imkan verseler, hem İstanbul için çalışması, hem Türkiye için hazırlanması, dışarıda olması doğru. Ama bir yanda telefonun meşguliyeti olmadan, bilgisayarın meşguliyeti olmadan, kendi başına kalarak belki de bir yöneticinin çok ihtiyaç duyacağı, çünkü Türkiye’yi yönetmeye gelen Cumhurbaşkanı adayının bir demlenmesi, kendini dinlemesi, sakin düşünmesi, hazırlanması… İnanılmaz okuyor, inanılmaz çalışıyor. Gittiğimizde bir beş dakika ‘Sen ne yaptın, ben ne yaptım? Aile nasıl, var mı orada bir şey? Burada bir şey?’ Yeni bir iftira varsa onunla ilgili sohbet. Hoşbeş. Onun dışında 1,5 saat sohbet ediyorsak 1 saat 25 dakika ‘Nasıl yönetiriz, nasıl yaparız? Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’ni nasıl koordine ederiz? Bundan sonrasını ne yapacağız? Ekrem Başkan’ın hazırlıkları. Bir sonraki toplantıya kadar neyi düşünelim, neyi çalışalım?’ Böyle geçiyor bizim çalışmamız.”
“KİŞİ KENDİNDEN BİLİR İŞİ”
“Ekrem Bey ailesi için çok hassas. Çünkü Hasan amcaya büyük bir zulüm ediliyor. Gittiler bahçesine, kendine ait olmayan devlete terk edilmiş bir kuyuda arama yaptılar. Efendim 50-100 metre aralıklarla bir sürü yeri kazdılar. Şeye döndü bu. FETÖ’cülerin bir şeyi kendileri gömüp kendileri buldukları yerde bu arkadaşlar böyle zulümler yapıyorlar. (Hasan Bey’i aradınız mı?) Hasan Bey’i aradım. Hasan amca diyor ki ‘Yahu orada kuyu varmış, benim haberim bile yok. Arıyorlar, arasınlar bakalım.’ Bir şey bulamadılar. Hasan amca bir yandan gülüyor, bir yandan kızıyor bir yandan da ‘Memleketi bu hale getirenlerden bu memleketi kurtarın evladım’ diyor. (Ne arıyorlar orada?) Ne arıyorlar biliyor musunuz? Doğrusunu söyleyeyim. Kişi kendinden bilir işi. Bu arkadaşlar 17-25 Aralık, evet delillerin toplanması usule aykırıydı. Bazı evraklar sahteydi, bazı şeyler yalandı. Ama bir gerçek vardı. Bu FETÖ’cüler, AK Parti’nin dört bakanını, çocuklarını usule aykırı da olsa dinleyip, evlere baskın yapıp, fiziki takip yapıp, ayakkabı kutularında, çikolata kutularında, elbise kutularında, kasalarda paralar buldular. Şimdi bu arkadaşlar İstanbul’u yönettikleri dönemden beri kendi pratiklerini bilen bu arkadaşlar, diyorlar ki kişi kendinden bilir işi. ‘Biz nasıl yapıyorsak, bunlar da iş adamlarıyla oradan buradan bir şeyler alıyorlardır, bir kasalarda tutuyorlardır, bir yerde vardır bu. Gidin bakın.’ Ben hatta bir şey söyleyeyim mi? Öyle bir hale geldiler ki kendilerini ihbar ediyorlar. Şimdi çok eminim. Varsa bir tane gözünü karartan Cumhuriyet Savcısı, denemesi bedava. Bugün bu AK Parti’deki arkadaşların ya da bu operasyonu yapan İstanbul’daki muktedir arkadaşların evlerinin yakınında bir kuyu varsa, oraya bakın para bulacaksınız orada. Babalarının yazlıklarının dibini kazın, para bulacaksınız. Kendi yazlık evlerinin bahçesine bakın, para bulacaksınız. Demek ki kendileri paraları oraya koyuyorlarmış ki ‘Bunlar da paraları buraya koymuştur’ diye arama yapıyorlar. Bakın buradan çok açık söylüyorum.” (Hakikaten para mı arıyorlar?) “Para arıyorlar, kazıp para arıyorlar, kasa arıyorlar. ‘O kasayı nereye koydunuz?’ diye soruyorlar. Bir şey söyleyeyim mi? Arasınlar, ne kasa bulacaklar, ne para bulacaklar. Bulurlarsa biz buradayız. Biz yolsuzluğun olmadığını bildiğimiz için paranın olmadığını, paranın olmadığını bildiğimiz için arkadaşlarımızın masumiyetini biliyoruz. Bundan 94 gün önce Tayyip Bey dedi ki ‘Yakında bunlar, yakında.’ Hatta ‘Bir ay içinde’ dedi sonra. ‘Birbirlerinin yüzüne bakamayacak, ailelerinin yüzüne bakamayacak. İnsan içine çıkamayacak duruma gelecekler’ dedi. Bu laftan sonra 94 gün geçti. Ben dün Tekirdağ’da insan içindeydim. Yarından sonra da Büyükçekmece’de insan içindeyim. Yarın da bütün Türkiye’nin gözünün içine bakarak bir grup toplantısı yapacağım. Tayyip Bey ne yapıyor? Bir insan içine çıksın bakalım. Klimalı salonlardan bir çıksın bakalım. Bu turpun büyüğünü bir göstersin bakalım. İftiradan ve ‘Duydum öyleymiş, böyleymiş’ diyen yalancı şahitlerden başka ne var elinizde? Ne var?”