|
Tweet |
CHP Lideri Özgür Özel şunları dile getirdi.
ŞEHİDİN BABASI CHP'Lİ OLDU
Önümüzdeki haftalarda da bu katılımlara büyük bir memnuniyetle ev sahipliği yapıp baba ocağının kapısını açık tutmaya devam edeceğiz. Ama bugün ben bir başka babaya rozet taktım, yukarıda makam odamızda. Hatırlayacaksınız, astsubay Esma Çevik.
Hukuk Fakültesini kazanıyor. Okurken astsubay okulunu kazanıyor. Orayı tercih ediyor. Gidiyor astsubay oluyor. Orada komando eğitimini bitiriyor. Bir kadın astsubay olarak. Sonra bomba imha eğitimi alıyor ve 2019 yılında tam 30 yaşındayken bir el yapımı patlayıcıyı, İdil'de teröristler tarafından tuzaklanan bir el yapımı patlayıcıyı imha etmeye çalışırken hayatını kaybetti.
Babası Hüseyin Akgül, Cumhuriyet Halk Partisi'nin bambaşka bir siyasi gelenekte olduğu halde, Cumhuriyet Halk Partisi'nin şehitlerle, yakınlarıyla, gazilerimizle, astsubaylarla, emekli askerlerle kurduğu ilişki, gölge bakanımızın bu konudaki çalışmaları, bizlerin yaklaşımlarından bize ulaştı ve dedi ki: "Baba ocağına dönmek istiyorum. Baba ocağına gelmek istiyorum."
Biz de acılı baba Hüseyin Akgül'e yukarıda rozetini taktık. Esma'nın resmiyle birlikte salonumuzu şereflendirdi. Kendisine hoş geldiniz diyorum. Saygıyla selamlıyorum.
DENİZ BAYKAL İLE MANİSA ANISI
Bu sabah 6. Genel Başkanımız Sayın Deniz Baykal'ı Devlet Mezarlığı'nda, partimizin geçmişte Genel Başkanımızla çalışmış, genel başkanlarımızla, bakanlarımızla, milletvekillerimizle, yöneticilerimizle ve bugün bu görevlerde olan arkadaşlarımızla birlikte mezarı başında andık.
35 yaşında milletvekili 36 yaşında bakan, 40 yaşında Enerji Tabii Kaynaklar Bakanı iken madenleri anayasaya aykırı olarak işletilen özelleştirilmiş madenleri kamulaştıran uluslararası düzeyde bir cesaret gösteren genç bir siyasetçiyi bundan tam 15 yıl önce bugün beni telefonla arayıp adayımızın rahatsızlığından dolayı son gün "Görev sana düşüyor. İyi bir Cumhuriyet Halk Partili'sin. Partinin bayrağını yerde bırakmamalısın." diyerek 2009'da belediye başkan adaylığına razı eden, tam bugün konuşmuştuk telefonla. Ertesi günü de yarın aday tanıtımı vardı. Koşup Manisa'ya gitmiştik.
O gün ona ilk önce direnirken "Olmaz, çok geç kalındı. Seçimi AK Parti kaybedecek ama kazanamayız. Partinin 2004 oyu yüzde 6" demiştim. O da dedi ki: "Bu seçim değil ama bir gün Manisa'yı kazanacaksın." Bugün mezarı başına yüzde 6'yla bana emanet ettiği Manisa'yı yüzde 60'la kazanmış bir genel başkan olarak gitmenin gururunu yaşıyorum.
Onun partisini, onun aday olarak girdiği seçimde birinci parti çıkan partisini 47 yıl sonra yeniden birinci parti yapmanın gururunu hep birlikte yaşıyoruz.
Hepimize emeği çok. Buradan bir kez daha rahmetle ve saygıyla anıyorum.
"MAALESEF YİNE KARTALKAYA'YA DEĞİNECEĞİM"
Grup toplantımızda ilk değineceğim konu maalesef yine Kartalkaya. Üç hafta oldu. Tam 21 gün. 36'sı çocuk, karne hediyesi diye gittikleri otelde yanarak öldüler. Bir daha okula dönemediler. Karneleri, kimi evde kaldı, kimi otelde yandı. 78 can gitti orada. İlk gün gittiğimde İçişleri Bakanı, bir hafta, en geç 10 günde bütün sorumluların belirleneceğini, kimsenin sorumluluktan kaçamayacağını, üstlerindeki sorumluluğu yıkayamayacağının sözünü veriyordu. 21 gün geçti, ağzını bu konuda açmadı.
Kendi lafı var heyeti değiştiriyoruz diye. Mülkiye müfettişleri var, çok etkililer. Bilirler benim bu işi ne kadar hızlı, kime uzanırsa uzansın. Böyle yapıyordu. Kime uzanırsa uzansın parmağının uzandığı yerde de Turizm Bakanı oturuyordu karşısında. O günden bugüne, o günden bugüne hiçbir şey olmadı. Ben dedim ki: "10 gün bekliyoruz.
Mutlaka bütün sorumlular ortaya çıksın." 21 gün oldu ve bir gerçekle karşı karşıyayız. Bir kötü kalplilikle karşı karşıyayız. Birincisi, o gün yangın oldu. Televizyonlar önce 3, sonra 10 dediler, 9'da durdular. 6 saat boyunca 10 kişi hayatını kaybetti. Benim belediye başkanım, il başkanım, milletvekilim rakamın 66 olduğunu söylüyorlardı, o saat. 10 dakikada bir rakam artıyor. Sabah saatlerinde bize doğru rakama yakın rakamlar verildi.
Bütün Türkiye 10'la. Niye? 78 kişinin vefat ettiği yerde kongre mi yapılır? Ama acele var. Kürşat Zorlu'ya rozet takacak. Acelesi var, o kongreyi yapacak. Ben rakamın 66 olduğunu öğrendiğim anda İstanbul'daki büyük organizasyonu iptal ettim. Bolu'ya hareket ettim. Beyefendi rakamı rozeti takana kadar açıklatmadı.
Şimdi de 23 Şubat'ı bekliyoruz hep beraber. AK Parti kongresini yapacak. O kongrede bakanı, 8-10 bakandan biri değiştirecek. Bakanın sorumluluğunu göstermeden o yükten hem kurtulacak hem sorumluluğu partisine almayacak. Bakın, bunu daha önce gördünüz. 7 bilirkişi. Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2025'e 962 dosyası. Bilirkişi raporu. Görevlendirme evrakı açıkça var. Sayısıyla, numarasıyla.
Bilirkişi diyor ki: "Bayındırlık İskân Müdürlüğü, Bolu İl Özel İdaresi, Kültür Turizm Bakanlığı sorumludur." Bu raporu teslim almadılar. İki şey istediler: "Bolu Belediyesi yaz." "Yazamayız." dediler. Sorumluluğu yok. "Bakanlığı çıkar." "Çıkaramam." dediler. Sorumluluğu çok. Kapıda koca tabelasından her yıl yapılan denetime kadar, çıkaramayız. Bu raporu teslim almayıp "Yeni heyet görevlendirdik." deyip, heyeti genişlettik deyip, geçen gün Adalet Bakanı'na soruyorlar, "15 gün heyeti genişletmişti." Şimdi diyor ki: "O bilirkişi raporu yeterli görülmeyince başka bilirkişi görevlendirdik."
Ve hiçbir sorumluya hesap sormadan Turizm Bakanı'nın kongrede değiştirilmesini bekleyen bir yaklaşımla karşı karşıyayız. Şu kadarını söylüyorum: Biz bu işin peşini bırakmayacağız. Grup başkanvekillerimize ve tüm partilerin grup başkanvekillerine, grubu olmayan partilerin kıymetli yöneticilerine teşekkür ederim.
İÇKİDEN ALINAN VERGİ İDEOLOJİK VERGİDİR
Bu hafta tekrar teklif edeceğiz, yine kaçacaklar. Çünkü konu hakkında yapılan bütün çalışmalar sahte içki ve metanol zehirlenmesiyle ölümlerin tamamının yoksullukta ve özellikle de içki fiyatlarına yapılan astronomik vergi uygulamasında olduğunu ortaya koyuyor. Hiç, eğri oturup doğru konuşalım. 70'lik rakı 361 lira, ÖTV ve KDV'siyle 960 lira
Devlet, devlet yüzde 100 liralık içkinin 62 lirasını vergi olarak alıyor. Başka miktar, başka marka, başka çeşit içkilerde daha yukarı çıkan rakamlar da var. Yüzde 75'i vergi olan rakamlar var. yüzde 62'sini vergi olarak alıyor.
Bu vergi ideolojik vergidir. Bu vergi yaşam, yaşam şekli tercihi vergisidir. Yaşam şekli tercihi vergisidir. Bu vergi içki içene ne olursa olsun onu öldürmeyi göze alarak içkiyi içilemez ya da içildiğinde başlı bir verginin ödendiği, o parayı da kendilerine göre taksim ettikleri bir tüketim malzemesi olarak görüyorlar.
Meseleye ideolojik yaklaştıkları için hırsla vergi alıyorlar. Kimden vergi alıyorlar? Ölülerden vergi alıyorlar. Pişman ailelerinden vergi alıyorlar. Ve böyle olunca insanlar kaçak alkole yöneliyor ve kimi kör oluyor, kimi sakat kalıyor, kimi de hayatını kaybediyor.
"YÜZDE 5443 ZAM YAPTILAR"
O yüzden 2006 yılına kadar, yani bunlar "Biz yaşam şekline karışmayacağız." deyip gelmişlerdi. İlk saldırı 2006'da başladı. 2006'dan bugüne ÖTV'ye yaptıkları zam yüzde kaç sizce? Yüzde 5443 zam yaptılar. 2006'dan bugüne. ÖTV vergisini 55 kat arttırdılar. 55 kat. Bu yüzden geçen sene ölen 500 vatandaşımızın, bu sene 3 haftada kaybettiğimiz 110 vatandaşımızın tamamının vebali boyunlarındadır. Meclis çatısı altında bu konuyu araştırmamak suçluyu, suçu peşinen kabul etmektir ve suçluluk psikolojisidir.
Bu hafta yeniden göreceğiz bakalım bu meseleye nasıl yaklaşacaklarını. 6 Şubat büyük depremin acılarını bir kez daha yaşadığımız bir yıl dönümüydü. İkinci yıl dönümünde Adıyaman'da, Kahramanmaraş'ta ve Hatay'da birer tam gün geçirdim.
Bu salondaki bütün milletvekilleri, Meclis'te görevi olan 20 arkadaşımız hariç mutlaka bir konteynerdaydılar, bir çadırdaydılar, mutlaka sokaktaydılar.
Depremin olduğu saat ben Adıyaman'da o, o dakika duran saatin önündeydim, 4.24'te. Milletvekillerimizin her biri ayaktaydı, oradaydılar, 11 ildeydiler. Biz gittik, bir dokunduk, bin ah işittik. Duyduklarımızdan utandık, gördüklerimizden utandık.
Hep söylediğim bir durumu söyleyelim. Bununla övünen, hükümeti öven köşe yazarları var. Durum şu: Resmî devletin rakamları, "8 Şubat 2023'te, 1 yıl sonunda kimse sokakta kalmayacak. Kalıcı konutları teslim edeceğiz." dedi. Bir yılın sonunda %2.7'sini tuttu sözünün ama %1,5 farkla da seçimi kazanmıştı bu taahhütle.
Seçimin ikinci yılında 100 konutun 30'unu bitirdiğini söylüyor. Bununla övünüyor. Bunla onu öven köşe yazarları var. Demiyorlar ki sözünü tutamadı. O gün de belliydi tutamayacağı, bugün de belli ama o onu bir seçim vaadi, seçim yalanı olarak söylemişti.
Erdoğan'ın verdiği rakamlara göre 100 depremzedenin 70'i ya çadırda ya konteynerda ya gurbette, yakınlarının, başkalarının yanında, başka şehirdeler. Ama durum göründüğünden de söylendiğinden de vahim.
Gittiğim konteynerda şunu söylüyor: "Bir, bize ev verecekmiş. Ben işsizim. İşsiz kaldım. O eve geçsem, o eve geçsem ₺800 aidatı var, elektriği, suyu var. Bu çocuklar ne yiyecek?" diyor. Bir başkası, "Ev çıktı diyorlar, önüme boş senet dayadılar. İmza atmadan anahtarı vermiyor." diyor. "Neyimle ödeyeceğim?" diyor. "Bu devletin önüme koyduğu boş senedine niye imza atayım?" diyor.
"O boş senedi" diyor, "o kişi alsa, benim imzamla alsa, götürse başına ne gelir?" diyor. Bir başkası, "Ev dökülüyor, bu halde geçilmez." dedi. Birçoğu da, "Biz zaten buradayız. Bize kimse ev mev demiyor." dedi.
"650 BİN KİŞİ KONTEYNERDE YAŞIYOR"
Bakın, "buradayız" deyince o gün AFAD'ın rakamları, depremden hemen sonra açıklanan, konteyner kentler bitince açıklanan rakam, "707.000 kişiyi konteynıra yerleştirdik." diye söylediler. Biz de katkı sağladık. Tüm belediyeler de, AFAD da. 707.000 kişi. Bugün, "395 konteyner kentte 649.000 kişi yaşıyor." diyorlar.
2 yıl sonunda 700.000 kişiden 58.000'i kurtulmuş konteynerdan, yüzde 10'un altında. Hani yüzde 30 konuta geçti? Konuta geçenler konuttan konuta mı taşınıyor? Kim geçiyor bu konutlara? Depremzedeler, "Vallahi yalan, billahi yalan." diyorlar.
"Konut yok. Olan 10 kişide birine denk geliyorsun, o da geçmemin imkânı yok." diyor. Hatay'daki rakam: 230.000 kişi konteynerda, resmî açıklama, 1,5 sene önce. Bugünkü açıklama: 218.000. 230'dan 18'e, 12.000 kişi.
"DESTEK VERMEYE SÖZ VERİYORUZ"
Her gün arkadaşlarımız destek veriyor. Onlara destek vermeye, sahip çıkmaya, onlarla birlikte yürümeye, ülkeyi bu talan düzeninden kurtarmaya söz veriyoruz. En yakıcı sorunun hayat pahalılığı ve enflasyon olduğunu biliyoruz. Öyle bir haldeyiz ki Diyanet İşleri Başkanlığı emeklilere ve asgari ücretlilere fitre verilebileceğini söyledi Ramazan'da. Yani 10 çalışandan 6'sının fitreye muhtaç olduğunu söyledi. Ayrıca, ayrıca, çünkü 10 çalışandan 6'sı asgari ücretle çalışıyor. Emeklilerin en düşük emekli maaşı değil, asgari ücret ve altında emekli maaşı alanlara baktığınızda da yüzde 80'ine yakınının fitreye muhtaç olduğunu söyledi.
Çalışanının yüzde 60'ının, emeklisinin yüzde 80-85'inin fitreye muhtaç olduğu bir ülkedeyiz. Ve bu insanlara zam verilirken enflasyon oranında veriliyordu. Onunla övünüyordu, "ezdirmedik" diye.
Biz de diyorduk ki, "TÜİK'in enflasyonu doğru değil. Bir de refah payı vermezsen yine de erir." Ama öyle veriyordu. Bu sene beklenen enflasyona göre verdi ve beklenen enflasyonunu ilk önce Aralık enflasyonunu yüzde 1'de tutup milletten yüzde 4 daha çaldılar.
Ocak'ta enflasyon yüzde 5,3. Böylelikle emeklinin maaşından 581 TL, yeni işe başlamış bir memurun maaşından 1730 TL daha bir ayda çaldılar. Maalesef Merkez Bankası tahmini enflasyonu %21 açıklamıştı. Zammı ona göre yaptılar.
"ERDOĞAN BENİ UTANDIRDI"
"Bunlar Filistin'e sahip çıkar." diye. Şimdi hepsi böyle gözlerinin içine bakıyor. Ve, "Şu anda Trump bunu söyledi. Erdoğan ne diyecek? Bakalım nasıl bir tepki verecek?" dedik. Televizyonda karşımda buldum.
Alman Cumhurbaşkanı Sayın Steinmeier, Erdoğan'la görüşmesinden sonra birlikte yaptıkları basın toplantısında, "Kabul edilemez. Uluslararası hukuka aykırı. Bu Almanya'yla Amerika'nın, benimle Trump'ın kuracağımız ilişkileri etkiler.
İyi düşünsün. İlişkilerimizi bozar bu karar. Bu insanlık suçudur." Vallahi burada bizimki duruyor, kafasını bile sallamaya korkuyor o ifadelere. "Hadi Almancasına sallayamadın, tercümesine salla." Tercümeyi duyuyor, böyle bakıyor.
Bir kelime etmedi, 5 gün boyunca. Dedim ki: "Niye konuşmuyorsun? Çık konuş." Dün konuştu, utandırdı beni.
Açıklaması şu: "Konuşmaya değer bir yanı yok." Bak bu konuşma bu. "Konuşmaya değer bir yanı yok." Sonra var gücüyle Netanyahu'ya saldırdı bu konuda.
"TRUMP'A LAF SÖYLEYECEK CESARETİN YOK SENİN"
Eee? O zaman Netanyahu'nun konuşmaya değer bir yanı var. Şimdi, Netanyahu'nun söyledikleri konuşmaya değer de Trump'ınki değersizse nasıl oluyor bu iş? Esas mesele şu: Sen Netanyahu'ya laf söyleyecek cesaretin var da Trump'a laf söyleyecek cesaretin yok senin.
İstanbul İl Başkanlığımız bunların ikiyüzlülüğüne, ikiyüzlülüğüne mihenk taşı vurdu. Turnusol kâğıdı batırdı ikiyüzlülüğüne. Her sene resmî tatil olan 1 Ocak'ta Filistin'le Dayanışma Yürüyüşü iznini talep eden bir siyasi parti de değil ve Gazze'ye Destek, Filistin'e Destek Mitingi, Galata Köprüsü'nün üstü.
İstanbul İl Başkanlığımız da usulüne uygun dilekçeyle aynı yere miting izni istedi. "Burada miting yapılamaz. Burada yürüyüş yapılamaz.
Burası valilikçe belirlenen o alanlardan biri değildir." cevabını aldı. AK Parti yapınca, Erdoğan'ın oğlu yazınca her yer serbest, CHP yapınca yasak.
Meselenin kendisi, turnusol kâğıdını bandırırsın, mavi kâğıt kırmızıya boyanır ya, bunlar da kızaracak, o yüz de yok arkadaş.
"BİZ BÜLENT ECEVİT NEREDE DURUYORSA ORADAYIZ"
Turnusol kâğıdı daha ahlaklı. Biz neredeyiz? Biz Bülent Ecevit nerede duruyorsa oradayız. Yaser Arafat'ın dostu Bülent Ecevit'in durduğu yerdeyiz. Biz neredeyiz? Biz Deniz Gezmiş ve arkadaşları nerede duruyorsa oradayız. Biz, biz bu tip bir alkışı, bu Meclis, grup toplantıları, böyle alkışlar tarihi alkışlardır. Sizin meseleye nasıl sahip çıktığınızı gösteriyor. Ben de 2004'ten hatırlıyorum bu alkışı.
"AFERİN BOP'UN EŞ BAŞKANI'NA"
Erdoğan çıkıp demişti ki: "Biz Büyük Orta Doğu Projesi'nin eş başkanıyım ben." demişti. Bu kadar çok alkışı kendi grubundan o zaman almıştı. Ne projeymiş arkadaş, ne projeymiş?
O günden bugüne eş başkanın projesinde ne Müslüman kanının akmadığı gün oldu ne İsrail zulmünün durduğu gün oldu. Aferin Erdoğan'a, aferin BOP'un eş başkanına. İstanbul'a atanan bir siyasi müsteşar var, seyyar giyotin.
Bu seyyar giyotin hukuk katliamlarına hafta sonu, hafta sonu gazetecilerle devam etti. BirGün Gazetesi'nden sevgili Uğur Koç, Berkant Gültekin ve Yaşar Gökdemir'i gözaltına aldılar ama artık kendi rekorlarını deniyorlar.
Bu seyyar giyotinin İstanbul'da yaptıklarından ve onun talimatlarıyla zulüm Ankara'daki gazetecilere sıçradı. Suçları şu: Sabah gazetesi Akın Gürlek'i ziyarete gitmiş ve bu ziyaretinde fotoğrafı kendisi paylaşmış, demiş ki:
"Terörle mücadele eden savcımızı ziyaret ettik." BirGün gazetesi de o fotoğrafı, o haberi alıp, "Yandaş Sabah", "Yandaş", "Erdoğan'dan, AK Parti'den yana değil." diyorsanız çıksınlar söylesinler. "Yandaş Sabah" benim Akın Gürlek'e söylediğim sözü tırnak içine alarak, habercilik, ben demiyorum, o diyor demek, tırnak içine alarak ziyareti haberleştirmiş. Gazetecileri, Sabah gazetesini değil onları, "Terörle mücadele eden savcıyı hedef gösterme" suçundan tutup az daha tutuklayacaklardı, gözaltına aldılar, çeşitli tedbirler aldılar, yargılamaya devam edecekler.
Ve seyyar giyotin 9 Ekim'den bugüne neler yaptığını geçen hafta saymıştım. Bu hafta sadece gazetecilere ne yaptığını hatırlatacağım. 9 Kasım'da Furkan Karabay'ı, 22 Kasım'da İsmail Saymaz'la Fatih Altaylı'yı, 20 Aralık'ta Özlem Gürses'le Seyhan Avşar'ı, 28 Ocak'ta Barış Pehlivan, Seyhan Asker, Kürşat Oğuz'u gözaltına aldı.
"SUAT TOKTAŞ 14 GÜNDÜR CEZAEVİ'NDE"
Suat Toktaş ise tam 14 gündür cezaevinde tutuklu. Bu sabah da, bu sabah da güne seyyar giyotinin gıcırtılarıyla uyandık. İstanbul'daki gazetelerden, Twitter'dan hızlı basın bildirgesinden, bildirisinden öğrendiğimize göre yeni bir şafak operasyonuyla 2 belediye başkan yardımcımız, 7 meclis üyemiz gözaltına alındı.
Gecenin, sabahın ilk saatlerinden itibaren, operasyonlar başladığı andan itibaren İstanbul'da arkadaşlarımız takip ediyorlar süreci. Aday olurken temiz belgesi verdikleri, 10 aydır herhangi bir suç işlemeyen, bizden aday olmak istiyor, belediye meclis üyesi.
"Git devletten temiz belgesi al." diyoruz. Bizim belediye meclis üyesini aday yaparken kefalet koyan Adalet Bakanlığı'dır, Türkiye'nin adalet sistemidir. Şu ana kadar işlediği bir şey yok, aldığı bir ceza yok, kesinleşmiş hükmü yok. "Temiz." diyor. "Hukuken ispatlanmış bir suçu yok." diyor. Listemize koymuşuz, milletimiz takdir etmiş, gelmiş.
Bu arkadaşları sabahın köründe topluyorlar. Yok efendim kent uzlaşısı, ment uzlaşısı. Ne demek kent uzlaşısı? İstanbul İttifakı demek. Biz dedik ki: Bir otoritere karşı tek başımıza kazanamayız. Gelin Türkiye'nin sosyal demokratları, muhafazakâr demokratları, milliyetçi demokratları, Kürt demokratları birlikte olalım. Listelerimizde eski AK Partililer var.
Listelerimizde Saadet Partisi'nden gelenler var, Milliyetçi Hareket Partisi'nden gelenler var, Demokrat Parti'de eskiden siyaset yapanlar var. Nasıl alacağız biz İstanbul'dan? Örneğin Demokrat Parti'de siyaset yapmış birisi listeye konduğunda kendi etki alanından dünya kadar oy getiriyorsa, Demokrat Partili dünya kadar oy getiriyorsa, AK Partili, "Biz bunların içine girdik, Erdemliler Hareketi diye, ne olduğunu gördük, yakamı sıyırdım." deyip muhafazakâr mahallerde Cumhuriyet Halk Partisi'ne oy getirebiliyorsa budur kent uzlaşısı.
Budur İstanbul İttifakı, budur Türkiye İttifakı. Şimdi burada cezalandırılan bu 10 arkadaşımız, 7 arkadaşımız, 9 arkadaşımız değil.
Burada cezalandırılan İstanbul'un iradesine kafa tutuyor. "Siz bütün demokratlar birleşip benim gibi bir otokratı yenerseniz seçtiklerinize çektiririm." diyor. Cürmün kadar yer yakarsın, cürmün kadar, cürmün kadar.
Bir yandan da bir siyasi partinin Sayın Genel Başkanı tutuklu, Sayın Ümit Özdağ. Kendisiyle ilk operasyon olduğunda konuşmuştum.
Makamını, başkanvekilini ziyaret ettim. Hemen her gün bir milletvekili, iki milletvekili arkadaşımız, İstanbul İl Hukuk Komisyonumuz, yöneticilerimiz kendisini ziyaret ediyorlar. Bir siyasi partinin genel başkanının hem de böyle siyasi sebeplerle içeride tutulmasını asla ve asla kabul etmiyoruz. Kendisiyle kurduğumuz iletişim sırasında hukukçu arkadaşlarımızın fark ettikleri ve ortaya koydukları büyük bir hukuksuzluğu da buradan paylaşmayı görev biliyorum. Bir kere Ankara'da yemek yerken yaka paça gözaltına alındı.
Oysa siyasi parti genel başkanı, çağırdığında gitmeyecek, ifade vermeyecek ya da avukatını yollamayacak da ne yapacak? Çağırdığında gelmeyecek de ne yapacak? Ama yaka paça, itibarsızlaştırarak gözaltına alındı.
İstanbul'a getirildi, savcı, hâkim karşısına çıkarıldı ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Antalya'da işlediği iddia edilen bir suçla ilgili soruşturma yürütüyor. Yürütme yetkisi yok. Atılı suç terör değil, soruşturmayı terör savcısı yürüttü. Kabul edilebilecek tarafı yok.
Diğer taraftan soruşturmaya, ki bunu cumhurbaşkanına hakaret diye yürüttüler, edildiği yer belli, edildiyse. Oturulan yer belli, ikameti belli. O iki yerden başka bir yerden başka savcı bu işe salça falan olamaz, özel bir yetkisi yoksa. Kanunen yok da, özel bir yetki, özel bir görev verilmiş ona. Sonra bunlar ortaya çıkınca, "Ya cumhurbaşkanına hakaretten nasıl tutuklayacağız?"
Bir de, "11 tane tweet var. 8 tanesi milletvekilliği döneminde atılmış. Dosyalar orada, bilmem ne." Önce döndü halkı kin ve düşmanlığa tahrikten, 2024 yılında Kayseri'deki bir olay için. İstanbul, Kayseri'yi soruşturamaz. Bu sefer döndü milletvekilleriyle ilgili dosyaların olduğu savcılıktan dosya istedi, eski bir milletvekili. 11 suçun 8'i, 11 iddianın 8'i milletvekili olduğu döneme ait. Buradakiler de tuttular dosyayı yolladılar.
Seyyar giyotin artık bunu götüremedikleri için oldukça büyük bir makama oturttular seyyar giyotini, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı. Katledeceklerini ayağına getirttiriyor Anadolu'nun dört bir yanından, hukuk sisteminde olmadığı halde. Ümit Özdağ'a yapılan da, pek çok soruşturmada yapılan da o. Türkiye başsavcısı sanıyor kendini. Yok öyle bir düzenleme. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İstanbul'dan sorumludur.
Ankara'nın yapacağı işe karışamaz, hatta ve hatta bu yaptığı iş aslında anında Hâkimler Savcılar Kurulu tarafından harekete geçip, "Ne yapıyorsun arkadaşım sen?" demesi lazım. Demişlerdir de cevabı şöyle vermiştir:
"Ben emir kuluyum. Niye bana, bana kızıyorsunuz? O tarafa söyleyin."
"ÖZELEŞTİRİLER KURULTAY'DA OLUR"
İktidar halkın desteğini kaybedince gündem belirleme yetisini icraatlar yaparak, iyi işler yaparak, maaşlara zam yaparak, yoksulluğu azaltarak gündeme gelemediğinden korkuyla ve çeşitli saldırganlıklarla ve kötülüklerle ilerliyor.
Bunlardan bir tanesi de Cumhuriyet Halk Partisi'ne kurmaya çalıştığı kumpas.
CHP Türkiye'nin yüz akı bir iş yapmıştır. Seçmenin kendisine en kızgın olduğu zamanda, "Bu seçimi nasıl kaybettiniz arkadaş?" dediğinde, hepimizin yüzü öndeyken, seçmen duygusal olarak bu partiden kopmuşken Cumhuriyet Halk Partisi özeleştiri vermiştir.
Özeleştiri siyasette kurultayla olur. Bunu mahallede, ilde, ilçede, ilde ve kurultayında sandık kurarak, bırakın Ankara'da, mahalleden başlayarak demokrasiye bütün Türkiye'nin gözünün önünde olmuştur. Sonra da kurultayına gelmiş.
Kurultayında, Meclis'teki partiler içinde genel başkanını çoklu yarışla seçebilen, genel başkanına rakip çıkabilen bir parti olarak. MHP'de denendi, içinden İYİ Parti çıkmak zorunda kaldı. Attılar hepsini. AK Parti'de kimsenin aklından geçmiyor.
Cumhuriyet Halk Partisi geldi ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez demokratik yollardan genel başkan değişimi gerçekleşti. Bu hepimizin ve Türkiye'nin gurur duyduğu, bu Türkiye'de siyasi partilerin birinde gerçekten demokrasi var diye yurt dışında da savunabildiğimiz bir durum.
AK Parti'de nedir durum? Manisa'nın bir ilçesinde ilçe başkanına ikinci bir rakip aday çıkarsa çağırıp adayı il başkanı bire indiriyor, reisinin talimatıyla. Eğer o beceremezse Ankara'ya çağırıyorlar, buradaki yapıyor. İl başkanı düzeyindeyse bazen kendi çağırıyor. İllerde kurultaylarının seçeceği il başkanına en az 15 gün önceden haber veriyorlar.
"KURULTAY ANAMIZIN AK SÜTÜ GİBİ TERTEMİZ"
Yerel basında haber oluyor, "İl başkanı oluyor." diye. O kurultaylar şaibeli değil, anamızın ak sütü gibi kazandığımız bu kurultay şaibeli. Öyle mi?
İşin aslını söyleyeyim, işin aslını söyleyeyim. Tabii ki meczubun biri Bursa İl Başkanımıza sövmüş, hakaret etmiş, iftira atmış, o da ondan şikâyetçi olmuş. Suç, dosya iftira atanın yargılandığı dosya, ifadesi ortada. Bursa'dan dosyayı Ankara'ya çekmişler.
Ankara'da 1 yıldır tutmuşlar. Savcının ifadesi, yoksa çıkıp söylesin. Bir yıldır dosya açık, 2023 Aralık Bursa, 2024 Ocak'ta geldi. Bir yıldır duruyor. "Son günlerde ki üzerine konuşulduğu için böyle yaptık."
Hiç alakası yok, hiç alakası yok. Ben size işin aslını söyleyeyim. AK Parti'nin, daha doğrusu sarayın bir medya planlaması var.
Medya planlamasında, medya planlamasında dün akşam planlanan Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş'ın katıldıkları üçlü toplantıda, üçlü zirvede çıkan kriz, kavga, birbirine düşen ve parçalanan CHP'ydi. Medya planlaması oydu ama medyaya bu düştü.
Bu fotoğraf düşünce Türkiye'nin gündemine, görmeyen kalmayıp umutları, Çağlayan'daki umutları yeniden ve daha güçlü şekilde ayağa kaldırınca medya planlamasına, CHP'de krizden, CHP'de kendince şaibeli kurultay yalanına döndü.
Tayyip Bey 1 yıldır, 3'tür 4'tür bunu söylüyor. Septik bir alanda, girmiş bir septik alanın içine beni oraya çağırıyor. Beni de pisletecek kendi sözüyle, kötü sözüyle. Girer miyim o çukura? Girer miyim o çukura? Bu iktidar Türkiye'yi adaletten ekonomiye birçoklu krizin içine soktu, çıkaramıyor. Milletten yetki alanlar milleti unuttu.
Onların tek derdi koltuklarında biraz daha oturabilmek. Bunun için de milletin dertlerinin çözüleceği sandıktan kaçıyorlar. Milletin derdinin konuşulduğu konteyner kente gelemeyip, milletin yangını gördüğü pazara gidemeyip, milletin hatırını soramıyorlar. Ve sürekli seçimlerin ileride olacağını, o güne kadar kimsenin seçim beklememesini, neredeyse seçim istemenin bir terör suçu olduğunu hissettirmeye, 12 yıl öncesinden videolara bakmaya,
"Sakın mitinge gitmeyin, sokağa çıkmayın." demeye bakıyorlar. Ama geçen sene, bundan 1 yıl önce erken seçim talebini %28 ölçen firma bu ay %70 ölçtü. 65'ten, 63'ten aşağıya ölçen yok, %75 ölçen çok. Ve bir erken seçim talebi var. Bizim talebimiz YSK'nın takvimini bekleyemeyecek durumda olan milletin acısını dindirecek sandığı getirmektir.
Muhtemel rakiplerine karşı saldıran, muhtemel rakibini saf dışı bırakmaya çalışan, bunun için Cumhuriyet Halk Partili belediyelere, belediye meclis üyelerine saldıran birisine karşı her türlü konvansiyonel siyasetin gösterebileceği her tepki gösterilmiştir. Söylenmesi gereken her söz, yapılması gereken miting, eylem, her şey yapılmıştır.
Ancak millet artık kendi derdini söyleyen, asgari ücret de, emekli maaşında, çay fiyatında, fındık fiyatında, pamuk fiyatında, narenciye de derdini söyleyen, maliyetleri ile inleyen ya da işsiz çocuğunun iş sorununu ya da o çocuğun yurt dışına kaçış sorununu dertlenenler ya da bu derdi içinde hisseden gençler sandığı istemektedir.
Seçim takvimlerini YSK başlatmaz. Millet başlatır, milletin seçim takvimi başlamıştır arkadaşlar. Tabii ki biz erken seçim istiyoruz. Erken seçim istiyorsak görevlerimiz var. Biz sandıkları nasıl koruyacağız? Örgüt 180.000 sandık görevlisini atıyor. Hatta birkaç ay sonra yapılacak erken seçimde sandıklara sahip çıkacak 180.000 kişilik ordu sabah tatbikat yapacak, 6.00'da kalkacak, 5.30'da. O okula gidecek. Önünde bekleyen okul sorumlusunun elindeki kare kodu okutacak.
Okulun dışından okutacak, makul süre bekleyecek, ona verdiğimiz birleştirme tutanağının fotoğrafını sisteme yükleyecek. O 180.000 kişiden sabah kalkamayan, tatbikata gelmeyeni en büyük demokrasi savaşında saflarda tutmayacağız.
Onu değiştireceğiz arkadaşlar. Bu işin program çalışması yapılıyor. Birkaç ay içinde hükümet programına, iktidar programına evrilecek parti programını milletimize arz ediyor, son halini onlarla tartışıyor olacağız.