Sabah’ın, “36 saatlik işkenceden kayıp 500 kilo altın çıktı” başlığı, Show TV’nin, “Kaçırılma nedeni 500 kilo altın çıktı” altyazısı, “500 kilo kayıp altının varlığı” algısı yaratıyordu. Halbuki, değil bu kadar altının kaybolmasını, bu miktarda altının varlığına dair somut kanıt yoktu.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ. Genel Müdür Yardımcısı Erhan Karaal’ın, kurtarıldıktan sonra polise verdiği ifadesi de 500 kilo altının varlığını doğrulamıyordu. Onu kaçıranlar, Erhan Karaal’a, “Kültür A.Ş.’nin halen tutuklu olan eski genel müdürü Serdal Taşkın ile Ekrem İmamoğlu’nun gizli kasası olduğunu” söylemişler, önce 300 sonra da 500 kilo altın istemişlerdi. Erhan Karaal, altın hakkında bilgisi olmadığını söyleyince de “Serdal Taşkın’ın Erzincan’da sakladığı 500 kilo altını vereceksin’ diyerek dövmeye devam etmişlerdi.

Kaçıran çete, Erhan Karaal’da bu miktarda altın olduğu ve Erzincan’da sakladığı kanaatine nasıl varmışlardı? Gazeteci Bahadır Özgür’ün, halktv.com.tr’deki “İBB itirafçıları yüzünden canından oluyordu” başlıklı yazısına göre, kaçıranların bu kanaate kapılmalarının nedeni, “İBB davasındaki itirafçı ifadeleri ve iktidara yakın medyanın ‘kasadaki altın’ hikayeleri”…
Hakikaten de geçen yıl Anadolu Ajansı’nın yanı sıra AHaber, Sabah, Show TV, Yeni Şafak, Yeni Asır, KRT TV ve Süperhaber gibi mecralarda yayımlanan ve şoför Orhan Cevahiroğlu, gizli tanık H.H.Ş. ve itirafçı Servet Yıldırım’ın ifadelerine dayanan haberlerde Serdal Taşkın’ın bankada “kiraladığı kasaya külçe altın olarak sakladığı” öne sürülmüştü.
Ancak Serdal Taşkın, İBB davası duruşmasında bu iddiaları reddederek, “VakıfBank Nişantaşı şubesinde herhangi bir hesabım ya da kasam yoktur. Ayrıca bu şubede kasa hizmeti de yoktur” demişti. Külçe altınların ve kasanın varlığını doğrulayan kanıt da bulunamamıştı.
Bahadır Özgür’ün belirttiği gibi, bu yayınlar Erhan Karaal’ı kaçıranları motive etmiş olabilir. Ama Serdal Taşkın’ın milyarlarca lira değerindeki altının yerini Erhan Karaal’ın bildiğine dair bir yayın yoktu. Onu kaçırarak altınları elde edebileceklerini düşünmelerini sağlayan başka bir etken, başka bir bağlantı da olmalı…
İktidar medyası, doğrulama önyargısı ile davranarak, olayın etrafındaki sır perdesini hep İBB davasına bağlıyor. O yüzden de “kayıp 500 milyar”, “Rüşvet paralanının peşine düşmüşler” gibi başlıklar atabiliyor, ama bu tutum olayı daha da karmaşık hale getiriyor.
Doğru gazetecilik, peşin hükümle yaklaşmak yerine karanlıkta kalan soruların peşine düşmeyi, ipuçlarını araştırmayı, yeni belge ve bilgilere ulaşmaya çalışmayı gerektirir. İktidar medyasındaki o haberlerin kaçırılmada etkisi olup olmadığını ancak böyle netleştiririz.
Fakat tam da bu noktadaki şüphelerin üzerine gitmeye çalışan, kuşkularını bir paylaşımla dile getiren gazeteci Ali Çağatay, ters kelepçe takılarak gözaltına alındı; sonra da tutuklandı.
Bu da gazetecilik önündeki engel…
Sıkıyönetim ama “gibi”si eksik
NATO Zirvesi öncesinde Ankara’da alınan önlemler, erişim engelleri, yasaklar ve gözaltıları, “sıkıyönetim” ve “olağanüstü hal” olarak nitelendiren medya kuruluşlarından biri de Aydınlık’tı. Manşetin altında “NATO için Ankara’da sıkıyönetim ilan edildi” ve “Olağanüstü hal önlemleri gibi” diye yazmışlardı.
Fakat Aydınlık, ertesi gün bu tanımlamalar nedeniyle birinci sayfadan “Düzeltme ve Özür” yayımladı: “Sıkıyönetim hukuki bir düzenlemedir ve bugünkü durumu yansıtmamaktadır.”
Elbette Ankara’da resmen ilan edilmiş bir sıkıyönetim yok. Kaldı ki, sıkıyönetim 2018’de yasalardan çıkarıldı, “olağanüstü hal” uygulaması getirildi. Ancak Ankara’daki uygulamaların “sıkıyönetim” ve “olağanüstü hal” benzetmelerini hak ettiği de ortada. O nedenle Aydınlık, o manşette “gibi” sözcüğünü kullanmış olsa benzetme olduğu daha rahat anlaşılır, düzeltmeye gerek kalmazdı. Nitekim Cumhuriyet, “sıkıyönetim gibi” başlığı kullandı.
Hakikaten de yapılanlar, tek parti dönemindeki sıkıyönetim uygulamalarını andırıyor. O yıllarda da insanlar 1 Mayıs’lar öncesinde suç uydurularak evlerinden gece baskınlarıyla toplanırdı. NATO Zirvesi öncesinde de öyle oldu, kapılar kırıldı, evler basıldı; 209 kişi gözaltına alındı. KAOS GL Genel Yayın Yönetmeni Yıldız Tar, Doç. Dr. Emel Memiş, ÇHD üyesi avukatlar ile TEMA gezisine katılan gönüllülerin de aralarında olduğu 178 kişi “terör eylemleri gerçekleştirebilecekleri” varsayımıyla ve kanıtsız yaftalamalarla tutuklandı.
Ayrıca İnsan Hakları Derneği, Fikir Kulüpleri Federasyonu ve Muzır.org’un da aralarında olduğu onlarca X hesabı ile “NATO Defol Platformu” web sitesinin erişimi engellendi.
Tabii iktidar medyası, bu engellemeler, gözaltı ve baskınları görmezden geldi. Hürriyet ve Sabah gibi gazetelerin, “Zirveyi 3 bine yakın gazetecinin izleyeceği” haberlerinde akreditasyon yasaklarına değinilmiyordu. Akreditasyon başvurusu reddedilenler arasında iktidar yanlısı medyadan Aydınlık, Ulusal Medya, TV NET, Yeni Şafak’tan Ersin Çelik ve Mücerret.com’dan İsmail Halis de vardı. Fakat akredite edilmeyenlerin çoğu muhalif medyadandı.
Üstelik NATO yetkilileri, akreditasyon başvurusunu reddettikleri ANKA Haber Ajansı, BirGün, Cumhuriyet, Evrensel, Halk TV, Nefes, NOW TV, İlke TV, Medyascope, Sözcü, T24 ve YetkinReport’a yasağın gerekçesini de bildirmediler; tepkiler üzerine “ev sahibi ülkenin değerlendirmeleri”ne dayandıklarını açıklamak zorunda kaldılar.
Gazetecilik meslek örgütlerinin tepkilerinin ardından NATO, küçük bir geri adımla Murat Yetkin ve birkaç gazetecinin akreditasyon yasağını kaldırdı.
Bu arada yasaklanan medya kuruluşlarından olan Cumhuriyet’in tutumu da dikkat çekiciydi. “NATO’dan Türkiye’nin en köklü gazetesinin akreditasyon talebine ret: Cumhuriyet’e ambargo” başlıklı haber, sadece Cumhuriyet’e yasak uygulanmış gibiydi. “Akreditasyon talebi reddedilenlerin çoğunluğu muhalif medya kuruluşlarından oluştu” denilmekle yetinilen haberde, yasaklanan medya kuruluşlarının adları yoktu. Haber eksikti, yeterli bilgi vermiyordu okura…
Zirvede olup bitenleri çeşili ülkelerden gelecek gazetecilerden öğreneceğiz artık. Siyasi iktidar, yasaklar, tutuklamalar ve engellemelerle Türkiye’deki rejimle ilgili olarak o gazetecilere yeterince fikir verdi. Umarım bu uygulamaları da sorarlar muhataplarına…
Milliyet, Gürsel Tekin’i atlattı
Kemal Kılıçdaroğlu’nun, CHP Genel Başkanlığı’na getirilmesinden sonraki ilk gezisini Gürsel Tekin duyurdu. Kılıçdaroğlu’nu, İstanbul’a girişinde Dudullu Çamlıca gişelerinde karşılamaları için partililere çağrıda bulundu.
Haber siteleri ve televizyonlar, Tekin’in 24 Haziran’da öğle saatlerinde yaptığı bu paylaşımına dayanarak, Kılıçdaroğlu’nun İstanbul gezisine çıkacağı haberini yaptılar. Ertesi gün, 25 Haziran’daki basılı gazetelerde de yer alıyordu bu haber.
Bir tek istisna vardı, o da Milliyet. “İstanbul iptal” başlığı altında “ziyaretin Kılıçdaroğlu’nun programındaki zorunlu değişiklik nedeniyle iptal edildiği” belirtiliyordu. Kılıçdaroğlu, "Muharrem Ayı ve Aşura Günü” etkinliğine katılmaktan son anda vazgeçmişti.
Enteresandır, Milliyet’in basıldığı saatlerde gezinin iptaline ilişkin CHP’den bir açıklama gelmemişti. Hatta Gürsel Tekin akşam 19.25’te “Yarın sabah Çamlıca gişelerinde olacağız. Kaç kişi olduğumuzu siz sayın. Gelin, manşeti yerinde görün” diye meydan okuyordu. Gürsel Tekin, gezinin iptal edildiğini sabah 05.33’te sosyal medyadan paylaştı!
Milliyet, gezinin iptalini Gürsel Tekin’den önce mi öğrendi; yoksa Gürsel Tekin iptali duyurmakta mı gecikti? Orası açıklamaya muhtaç, ama Milliyet’in, öbür medya kuruluşlarının yanı sıra Gürsel Tekin’i de atlattığı belli….
Gıda fiyatlarını terör uzmanına sordular
CHP’deki gelişmeleri ve ABD-İran savaşını tıp doktoru Prof. Dr. Oytun Erbaş’a yorumlatan CNN Türk, gıda fiyatlarındaki artışı ve enflasyonu da “terör ve güvenlik uzmanı” ile konuştu.
CNN Türk’te Samet Güner’in sunduğu “Gündem” programında “terör ve güvenlik uzmanı” Coşkun Başbuğ’a, “Türkiye’de gıda enflasyonu neden bu kadar yüksek? Fiyatlar manipüle mi ediliyor?” sorusu yöneltildi.
Bu soruyu tarım ve ekonomiyle ilgili uzmanlar yerine bir “terör ve güvenlik uzmanı”na sorduklarına göre, herhalde onu ekrana çıkaranlar, gıda fiyatlarındaki artışı ekonomik koşullar, ekonomi yönetimi ile açıklamasını beklemiyorlardı. O da “terör” ve “psikolojik harp” ile yanıtlamaya çalıştı soruyu:
“Organize iş olduğu kanaatindeyim. Bunlar durduk yerde olan fiyatlar değil. Burada psikolojik harple birlikte bir saldırı var. Toplumu manipüle adına yapılan işler de gıda terörüdür.”
Tabii Coşkun Başbuğ, dile getirdiği kanaatini destekleyen bir veri de sunmadı; zaten sormadılar da. Ekonomi yönetiminin sorumluluklarından, siyasi iktidarın tarıma ilişkin kararlarından da söz etmeyerek, sorunu tümüyle “psikolojik harp” ve “gıda terörü”ne bağladılar.
Tavukçuluk şirketlerine el konulmasının mantığı da bu anlaşılan. Fiyatların polisiye önlemlerle baskılanmaya çalışılmasının fikri hazırlığı işte bu programlar. Bırakın gazeteciliği, rasyonel hiçbir yanı yok bu yorumların…
https://www.muhalif.com.tr/kose-yazisi/5440/500-kilo-altini-kaybeden-gazeteciler